26 07 2011

Müge İplikci'nin Yaza özel kitapları

Vatan Kitap’ta Bir Gezinti: Yaza özel kitaplar

Yaz geldi, geliyor derken temmuzu bulduk bile. Hâlâ çıkmadıysanız tatilinizde size iki kitap önermek istiyorum.

Müge İplikci

 

Rehber kitap niteliğinde bir çalışması: “Ege ve Akdeniz’de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey”. Temmuz ayı için önerebileceğim bir diğer da kitap Doğan Kitap’tan çıkan yeni bir roman. İbrahim Altun’un “Üç Kırık Kalp”i...

Akdoğan Özkan’ın “Türkiye’de Ölmeden Önce Yapmanız gereken 101 Şey”le başlayan serisi bu kez tuzlu sulara, o sulardan yayılan yer yer medeniyet yer yer doğal yaşam izlerine bizleri kavuşturuyor ve benim gibi nicedir Ege ve Akdeniz’i gizli saklı köşeleriyle özlemekte olan kullara inanılmaz hayal kapıları açıyor.
Kitabın bir diğer başlığı “Çanakkale’den Anamur’a En Güzel Tatil Aktiviteleri.” Kitapta yer alan başlıklardan ve bu başlıkların ait olduğu mekânlardan birkaç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum: Kazdağları’ndaysanız “Bir Tavus Kelebeği’nin Peşinde Koş!” diyor size Özkan. Kula Manisa için önerisi “Osmanlı’nın Pastel Tonlarıyla Tanışmanız.” Çanakkale’de “Troyalı Kadınların Gözyaşlarına Bak!”manızı, Demre Antalya’da “Noel Baba’nın İlk Hediyesini Gör”menizi, Beyşehir Konya’da “Göller Bölgesi’ndeki Ahşap Huzuru Hisset”menizi, Bergama-İzmir’de “Helenistik Sanatın Başyapıtlarını Gör”menizi istiyor sizlerden. Kekova’da Akar Boğazı’nı kanoyla geçmek mi istiyorsunuz yoksa Söğütcuması’nda Likyalı Opramaos’un yaylalarına mı çıkmak istiyorsunuz, canınız Kemer Musa Dağı’nda Korsan Kralın tahtına kurulmak mı istedi? O halde bu kılavuz kitabı alıp okumanızı hararetle öneririm. Tüm bu yerlere nasıl gidileceğini, hatta oralara gitmeden önce neler yapmanız gerektiğinin ipuçlarını veren kitap kendi alanında gerçekten bir başyapıt...
Şahsen bu kitabın izini eski bir Ayvalık hayranı olarak Ayvalık sokaklarında 363 güzeli arayarak sürmeye başlayacağım. 363 güzel, 363 güzel eve denk düşüyor. 1924 Lozan Antlaşması’ndan sonraki mübadelede evlerini terk eden Anadolulu Rumlardan kalma güzel, hüzünlü mekânlar bunlar. Bilindiği gibi 500 bin Türk Yunanistan’dan çıkarılmıştı o dönemde (ne hazindir ki dedem ve ailesi de bu sancılı süreçte Anadolu’ya ilk gelenlerdendi, bu yüzden müdabele benim için ayrı anlamlar taşıyor). Bunun karşılığında 1.5 milyon Rum Anadolu’dan çıkartılıp Yunanistan’a göç ettirildi.
Tam da bu noktada yazarın söylediklerine kulak kabartmak farz oluyor:
“Her biri ayrı bir trajedi ve hüzün saklayan o eski Rum evleri, bugün Ege’deki bazı tatil yörelerine butik bir hava katan dekoratif bir turizm öğesi olarak algılanıyor sadece.
Neyse ki eski Ayvalık gibi butik olmadan sahiciliğini koruyabilen bir yer var!” Ve bu sözleriyle tatilin keşifle, doğa ve yaşam dostluğuyla bağlantısını yeniden hatırlamamıza yardımcı oluyor. Kitap İnkılap Yayınevi’nden çıkmış.

***

Üç Kırık Kalp

Temmuz ayı için önerebileceğim bir diğer kitap Doğan Kitap’tan çıkan yeni bir roman. İbrahim Altun’un “Üç Kırık Kalp” adlı romanı üç insanın ilerlemiş yaşlarında metaforik anlamda geçmişle masaya oturmaları biçiminde okunabilir. Kitapta, temel izleklerden en güçlüsü aşk olsa da tesadüflerin ve bu tesadüflerle gelen tercihlerin bu insanların yaşamlarını nasıl belirlediği olgusu öne çıkıyor. Baş karakter Süreyya Hanım’ın gördüğü rüyayla açılan kurgu, bizleri bu güzel kadını eski aşkı Fuat Bey’le gerçekten bulu∫acağı bir zemine kadar taşıyor. Orada geçen konuşmaları gerçekten merak ediyoruz. Ama... Arka plandaki NATO zirvesi kurgunun çözümüne yardımcı olan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor ve Süreyya Hanım’la birlikte kitaptan boynu bükük
ayrılıyoruz.

İbrahim Altun, “Romantik Salgın”, “Sürtük ve Kalpazan” gibi eserlerinden sonra insan tahlillerini incelikle işleyerek öne çıkardığı “Üç Kırık Kalp”le bizlerle buluşuyor bu kez. Karakterlerine hemen hemen aynı mesafeden yaklaşarak; ihanetin ne olduğunu, sevginin ihaneti nerede es geçtiğini, nerede durduğunu düşündürerek bizlere. Bir de akıp giden seneleri ve insanın zamanla girdiği o çetrefil ilişkiyi, kısacası ne aşk ne şu ne bu, gerçek ihaneti. Zamanın insana ettiklerini, bedendeki, ruhtaki eskimeyi. “Yüzündeki çizgiler derinleşir, ellerindeki buruşuk deri biraz daha sarkar... Beni bırak diyemez insan. Beni olduğum gibi bırak, gençliğimin ve tazeliğimin doruğundayken, beni öylece bırak git.”



Vatan Kitap;20.07.2010

Gerçek bir İstanbul beyefendisi Abdülcanbaz

Çocukluğumdan beri Tom Miks, Teksas, Pekos Bill gibi kahramanların maceraları ders haricindeki zamanımın önemli bir kısmını aldı. Hep Amerikan hayatı ve olaylarını işleyen bu sevimli kitaplara göz gezdirirken, zaman zaman “Niçin bir Türk kahramanımız yok” diye aklımdan geçirirdim. Taa ki Turhan Selçuk’un muhteşem Abdülcanbaz’ı ile tanışana kadar...
Atom Damalı



Abdülcanbaz 1957 yılında Milliyet Gazetesi sütunlarında doğdu. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’nin Türk sanatçılarının da çizgi roman türünde çalışmalar yapmasını önermesi üzerine önce Aziz Nesin’in ardından Rıfat Ilgaz’ın yazıları ve Turhan Selçuk’un çizgileri, kurnaz, açıkgöz bir karekter yarattı. Daha sonra çalışmalarını yalnız yürütmeye başlayan Selçuk, Abdülcanbaz’ı değerlerini yitirmemiş halktan bir kişi olarak yeniden oluşturdu. Artık Abdülcanbaz, halktan, haktan yana, güçlü bir “bizim insan”ımızdır.
ŞEHİR Mİ KENDİNE,
O MU ŞEHRİNE TURİST?
Abdülcanbaz’ın ilk dönem hikayeleri serüvenlerden oluşur. İstanbul’un kiralık ev sorunu, su, trafik gibi sorunları çizgiler yardımıyla okuyucuyla buluşur. İşte “İstanbul sokakları hem geniştir, hem dardır”ın hikayesi: Uzun süre turist rehberi olarak çalıştığı İstanbul’a yıllar sonra dönen Abdülcanbaz şehri tanıyamaz ve kendine bir rehber tutmak zorunda kalır! Her taraf kazılmış enkaz haline dönmüştür. İstanbul’da eskiden tanıdığı İstanbul beyefendisi tipleri arar ama nafile! Beyoğlu’nu dolaşır, Hilton’a yerleşir, sosyete ile tanışır... Ne gezer! İstanbul beyefendisi tipi yok olup gitmiştir. Ve sonunda İstanbul’un yaşanmaz bir hale geldiğini gören Abdülcanbaz ve dost kahramanı Tarzan bir köyde yaşamaya karar verirler. Köyde yaşarken ne görsünler? Kendileri gibi bir köye kaçan bir başka İstanbul beyefendisi...
İstanbul serüvenlerini birçok heyecan dolu uluslararası serüven takip eder. Abdülcanbaz atom silahı üreten Alman bilim adamının ele geçirilmesi için James Bond ile rekabete girer, Parisli dostu Kont Marsard’ı Arsen Lüpen’in elinden kurtarır, kadın kasabı Landru’ya İstanbul’u dar eder, Lawrens ile Irak’ta petrol savaşlarına girer...
Turhan Selçuk bunun gibi bitmez tükenmez yaratıcılık örnekleri vermiştir. Hele Abdülcanbaz’ın dostları, düşmanları, sevgilileri... Gerçekte toplumumuz bunlarla iç içedir. Herbirimizin hayatına bir şekilde girmiş karakterleri canlandırabilmek Selçuk Usta’nın büyük becerisidir. İşte alın bir örnek: Gözlüklü Recai Efendi ve sağ kolu pehlivan Hergeleci Tefo... Gözlüklü Recai, servetini mirastan elde etmiş bir düzenbazdır. Bugün toplumumuzun bir parçası olan azgın tekelere taş çıkartacak kadar kadınlara düşkün, her türlü kötülük beklenebilecek, zaman zaman iş adamı rolünde, zaman zaman politikacı rolünde karşımıza çıkar. Bu sahtekar her seferinde Abdülcanbaz’dan yediği Osmanlı tokadına rağmen bir türlü doğru yola da gelmez!
ŞİKE MACERALARI
Turhan Selçuk Türk toplumunun analizini gerçekten muhteşem bir şekilde yapmış. Okuduğumuz her macera içinde yaşamamıza rağmen farkına varamadığımız veya “böyle gelmiş böyle gider” diyerek kabullendiğimiz yanlışlıkları ortaya koyuyor. İşte “Tulumbacılar Futbol Takımı” macerası... Hakem ve oyuncu satın almalar... Maçtan sonra kavgalar...
Zühal Arınık, Abdülcanbaz’ın sosyal yapısıyla ilgili önemli araştırmalar yapmış. Ancak bu ölçüde toplumumuzu yansıtan bir kahramanla ilgili araştırmaların yine de yetersiz kaldığını düşünüyorum. Edebiyatımızda resimli romanların hakkettiği seviyeye çıkacağı günleri de sabırsızlıkla bekliyorum.
Zira resimli roman deyip geçmeyin, bazen inanılmaz tesir uyandıran neticeler alınabiliyor, sayelerinde... Resmi bir görevle gittiğim bir Dünya Bankası toplantısında Türk heyeti ile banka heyeti bir konuda anlaşamamış ve toplantı kilitlenme noktasına gelmişti. Ortamı yumuşatmak ve biraz da artık başka bir konuya geçilmesi gerektiğini anlatmak için, herkesin şaşkın bakışları arasında, seyahatlerde her zaman yanımda taşıdığım Red Kit maceralarından birini çıkartıp okumaya başlamıştım.
Gerçekten de faydalı oldu ve banka itirazına son vererek toplantı sonunda inadından vazgeçti.
Türkiye’ye döndükten birkaç hafta sonra bankanın Türkiye direktörünün bana yollamış olduğu paketten çizgi romanların çıktığını görünce bir kez daha resimli romanların gücüne inanmıştım!

Yaşam dersleri: Kovadaki Okyanus

Okuması 1-2 saat...Verdiği bilgiler ise ömür boyu sürebilecek bir ‘’hayat dersi’’ kitabı, “Kovadaki Okyanus.”
Ahmet Durul tarafından kaleme alınmış, eni-boyu küçük ancak yoğun anlam ve yaşama sanatı üzerine yüklü bir bilgelik hazinesi. Kitabı okurken, fiziksel, duygusal ve ruhsal boyutlarda gidip geliyorsunuz.
Kitapta, Anadolu’dan Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Yunus Emre, Ortadoğu’dan Geylani, Rufai, Endülüs’den Ibnü’l Arabi, Batı’dan Kazancakis, F.Capra, Doğu’dan Gurdjieff, Lao Tzu, Nisargadatta, Osho, Sun Tzu gibi düşünürler eserin satırları arasında sık sık karşınıza çıkıyor ve hep birlikte yaşamınızı ve yaşadığınız dünyayı daha değerli yapmanın yollarını gösteriyorlar. Bir balıkçı teknesinden okyanusa indirilen bir kova, daha ne olduğunu anlamadan boş kovayı dolduran okyanus suyu... Ve ne güzel, basit ve masalımsı bir anlatım ile derin bir hayat dersi.
“Hayat O’nda başlar, O’nunla biter. Bütün sular O’ndan çıkar, sonunda yine O’na döner!”
Ahmet Durul, yeter ki kendine engel olma ve Okyanus’un farkında ol, diyor.
Bu zevkle bir çırpıda okuduğum kitabı herkesin önce kendisine hediye etmesini, okumasını ve içindeki öğütleri bir ömür boyu yerine getirmelerini tavsiye ederim.



Vatan Kitap;09.07.2011

Ben bu romanın bir kahramanı olmalıydım

Ben romanımla bir yaz sabahı tanıştım; Temmuz 1998"de. O zamandan beri her yıl tekrar okurum ve her defasında içimi bir kıskançlık kaplar. "Neden bu romanın bir kahramanı değilim?" diye. Bu yüzden 1998 yazından beri bir mülteci gibiyimdir,yurdunu özleyen. Oysa ben de hangi dile ait olduğunu bile bilmediğim el yazmaları deşifre eden biri, ölene dek yas tutan bir dul, karınca istilasına rağmen ayakta kalan o ev olabilirdim, Kim ya da ne! Hiç önemli değil! Ama ben bu romanın bir kahramanı olmalıydım. Kızgınım. Hayatla barışamayışım, işte bu yüzdendir. Hayat adı verilen zalim yazar, beni bu romanın dışında tuttuğu, ona ancak bir okur olarak yanaştırdığı için çok öfkeliyim. Mağdurum, mülteciyim! Yalnızım!
Buket Aşçı

 

Beni Dostoyevski okur yaptı. “Suç ve Ceza” ile...Elbet ondan öncesinde de okuyordum. Ama okur değildim/ değilmişim, bunu onunla keşfettim.
Oysa henüz okuma-yazma bilmeyen bir çocukken, yani yazıdan önceki tarihimde de elimde kitaplar vardı. Hatırlarım. Çocukluğuma dair en taze anılarımdan biri, elektrik kesintisi yaşanan kış gecelerinde, sobanın yanına çöküp hava deliğinden dışarı vuran ateş ışığında “İnce Memed”in kapağına bakıp Avni Arbaş’ın atlısının koşuşunu izlememdir. O atlı, alevlerden yansıyan ışık gölge oyununda hareket ettikçe, büyürsem geçeceğini sandığım can sıkıntılarım karşısında beni kurtaracak kahramanım olurdu.
Hatta sürekli mızıkçılık yapan, ağaçtan topladığımız kirazların üstüne yatan (ki, ağaca tırmanan bendim!) Hamide’ye karşı adalet savaşı verdiğim hayali arkadaşım olurdu.
Yine de yıllarca her halde, her yerde okusam da içinde yaşadığım kitaplar coğrafyasını, hele hele roman sanatının görkemini “Suç ve Ceza” ile idrak ettim.
Şimdi biraz duralım. Düşünün. “Hayal edin” diyemeyeceğim çünkü kitaplar coğrafyasını hayal etmek hiçbir faninin harcı değildir. Önce tanıdık isimler beliriyor zihninizde değil mi, az sonra türleri dahil etmeye başlayacaksınız; mesela “bilim kitapları da var” diyeceksiniz. Ne büyük bir coğrafya! Ve inanın tehlikeler de barındırıyor. İşte benim için “Suç ve Ceza” gizemlerle dolu bu evrendeki pusulam, kutup yıldızımdır.
SOĞUK, AKŞAM ÜZERİ,
SOKAKLAR
Platon’un mağarasında gibiydim.
Günlerce odaya kapanmış, perdeleri bile açmadan, o gri havayı görmeden, görmek istemeden, sigara dumanına boğularak okumuştum; “Suç ve Ceza”yı.
Sıkılmış, kendimi soğuk havayla yalnızlaşan sokaklara vurmak istemiş, güneşin batmasına dakikalar kalmışken, Raskolnikov’un boya kokusu ile sendeleyişindeki gibi aptallaşmış, sokak lambalarının cılız ışığında kaybolmak istemiştim.
Kendimi sokaklara vurmuş muydum? Evet! Yitip gitmiş miydim, sanırım yine evet! Çünkü hatırlamıyorum!
O gün bugündür, kış akşamları, güneş batarken yalnız bir kurdun çok uzaklarda uluyan sesini duyar gibi olurum. Beş parasız, çıkış arayan, aradıkça bulamayan, teorize ettiği, ettiğini sandığı çözümlerinde saplanıp kalan, kendisine, vicdanına hapsolan Raskolnikov’un sesidir bu...
O sestir bana kutup yıldızına bakmamı öğütleyen. Tanrım, ne büyük keşifti... Biliyorum “her şey akar”, bir daha yaşayamayacağım o ânı. “Bu yüzden” diyorum ki; “Bir kez daha dünyaya gelsem, sırf yeni doğmuş o okur şaşkınlığını tekrar yaşamak için.” Tanrım, lütfen! Bunun için manastıra kapanmam gerekirse kapanırım, dergahta çile dokumam gerekirse, dokurum. Bir kez daha! Ama, hayır! Bu büyük teslimiyete rağmen yine de benim romanım bu değil.
Yıllar yılı, geceleri, uykumu bölen o yalnız kurdun sesine rağmen değil...
Ben romanımla, bir yaz günü tanıştım.
“Suç ve Ceza” nasıl kış akşamüstlerinin romanıysa, bu tam aksine bir yaz romanıydı, sabahları okunmaya başlanan...
Biri nasıl tüm perdeleri sıkı sıkı çektiriyorsa, diğeri tüm pencereleri sonuna kadar açtırıp tülleri havalandırıyordu. Ben romanımla, bir yaz sabahı tanıştım: Temmuz 1998’de...
O zamandan beri de hemen her yaz bir kez elime alırım. Ve her okuduğumda ki yine bir yaz sabahıdır bu, bir kıskançlık kaplar içimi.
Önce altını çizdiğim bölümleri okurum ve tatlı bir gülümseme sarar bedenimi... Vefalı bir dostla yıllar sonra buluşmuş, birkaç kadeh bir şeyler içecekmiş gibi... Sonra altı çizili bölümün başına dönerim. Yavaş yavaş romandan yayılan sıcak, şehrin sıcağını bastırmaya başlar. Karakterler birer ikişer canlanır. Birer hayalet gibi evin içinde dolaşmaya başlarlar. Mesela bir yerlere küp küp altın saklandığı hissine kapılırım ya da Albay’ın çocuklarından birinin ansızın kapıyı çalacağı...
Bir siesta vakti hamakta sevişilirken, para vererek bir buza dokunup, değersiz metalleri altına çevirecek olan simyanın peşine düşülürken, bir köy inşa edilip, o köy kasabaya dönüşürken uyku hastalığı herkesin aklını başından alırken benim de içimde bir kıskançlık tohumunu büyümeye başlar.
Ben bu romanı okurken kıskançlık krizlerine girerim. Bundan kastım bir imrenme değil.
Bal gibi de kıskanırım. Hasedimden perdeleri yerinden söküp çarşafları parçalamak isterim. Ve her defasında şunu derim: “Neden ben onun bir kahramanı değilim? Neden bu romanda yaşamıyorum? Oysa benim dünyam burası!” O yüzden 1998 yazından beri bir mülteci gibiyimdir, yerini yurdunu bulamamış, arayan...
MÜLTECİ BİR OKUR
Derim ki; “Benim, dünyanın bu coğrafyasında ne işim var? Oysa şimdi siestaya yatmalıydım. Sevgilim beni terk etti, diye büyüler yapmalı, entrikalar çevirmeliydim. Veya yitirdiğim kocamın ardından yıllar sürecek bir yas dönemine girmeli, tüm kasaba siyahlar içindeki halimden bahsetmeliydi. Veya...Girdiğim savaşı kaybedip atölyeme kapanmalı, gümüş balıklar yapmalıydım. Hatta kimse yaşlandığımı, gözlerimin kör olduğunu fark etmesin diye eşyaların yerini ezberlemeli, el yordamıyla ipliği iğneden geçirmeyi öğrenmeli ya da bir gündüz vakti, herkesin ortasında birden göğe yükselmeli, ardımdan “güzeller güzeli uçup gitti” dedirtmeliydim. Veya tam bir centilmenle evlenecekken, iri kıyım, kaba saba bile sayılabilecek üvey abimle kaçmalıydım.
Ya da hangi dilden olduğunu, ne anlattığını bilmediğim el yazmalarını deşifre ederek kimseyle görüşmeden, sokağa bile çıkmadan yaşamalıydım.
Yıllar süren yağmurlara, her şeyi öğütmeyi beceren karıncalara, tuhaf bitkilere rağmen ayakta kalmaya çalışan bir ev de olabilirdim. Kim ya da ne! Hiç önemli değil! Ama ben bu romanının bir kahramanı olmalıydım.

Kızgınım, durduk yere parlayışlarım, hayatla barışamayışım, işte bu yüzdendir. Hayat adı verilen zalim yazar, beni bu romanın dışında tuttuğu, ona ancak bir okur olarak yanaştırdığı için çok öfkeliyim, mağdurum, mülteciyim! Yalnızım!
Biliyorum ki, onun kahramanları da yalnız. 32 savaşa girip kaybeden Albayın kendini atölyesine kapatması, kocasını kaybeden Rebeca’nın ölene dek evden çıkmaması, binlerce insanın öldürülmesi ile sonuçlanan grev sonrasında şehir halkının Muz Fabrikası’nın hiç kurulmadığını iddia etmesi, unutmaya yatması gibi...
Ama bir o kadar da yaşama sevinci ile doluyum. Tıpkı güzeller güzeli Remedeus’un neşesi, Rebeca’nın tutkusu, Amaranta’nın inadı, Ursula’nın hayatta kalma savaşı, son Aurlione ile Amaranta’nın muhteşem aşkı gibi... Ah, ne güzel bir aşktır o! Evden çıkmayan, kimselerle konuşmayan Tarzanlaşmış bir erkekle, Avrupa’da büyüyüp gelmiş genç modern kadının aşkı. Günlerce eve kapanıp sevişmeleri, Aurlione’nın cinsel organına kaş göz yapmaları... Ne güzel bir aşktır bu, kıyamet alameti olsa da!
Sanırım artık hangi romandan bahsettiğimi anladınız...
1998 Temmuzunda tanıştığımdan beri, yaşadığım her şeye 80 yaşında birinin kabullenişi ve meraklı bir çocuğun neşesi ile bakmama neden olan, tüm çılgınlığıma rağmen içimde derin bir sessizliğin büyümesine neden olan, ölümle burun buruna geldiğim anda kulağıma “zaman o kadar da kolay geçmiyor” diye fısıldayan “Yüzyıllık Yalnızlık”tan başkası değil bahsettiğim roman.
TEK BİR GERÇEK BİLİRİM
O KADAR!
Ey, Marquez! Yaşayan en büyük yazar!
Sen ne tuhaf adamsın öyle.
Bu romanda anlattıklarını çoğu kişi “inanılır gibi değil” diye karşılıyor. Ama senin “dışarıda bırakılmış, unutulmuş kahramanın” olarak anlattıkların bana hiç yabancı değil. Bence de insanlar toprak yer, unutma hastalığına tutulur, darağacından son anda kurtulur. Vicdan, suçluluk duygusu ya da özlem evlere hayaletler doldurur. Bir gecede binlerce insan öldürülür ve hiç yaşamamış gibi davranılır. (Arjantin’de uçaklardan atılan insanları hatırlayalım.)
Batı’nın doğrusal, düz mantığıdır bu romanda anlatılanlara “inanılır gibi değil” diyen ve bunu “büyülü gerçeklik” diye tanımlayan. Ne büyük züppelik. Tam Batılılara göre. Onların gerçeğinin bir türevi sanki seninki! Oysa biz biliyoruz ki, bu bal gibi de gerçeğin ta kendisidir. (Bizden kastım romanına dahil etmediğin ben ve sen, tabii ki!) Zaten başka gerçek de bilmeyiz ve istemeyiz değil mi?
Ey Marquez, uykularımı kaçıran adam.
Sen ne tuhaf birisin ki, en yakın arkadaşlarından biri dünyanın en büyük devrimcilerinden Fidel Castro’yken, muhafazakar bir roman yazdın.
Gözümden kaçtı mı, sandın? Kaçmaz, kaçamaz. Diyorum ya, senin sadece sadık bir okurun değil, kahramanınım.
Muhafazakar bir romandır “Yüzyıllık Yalnızlık.” O sakin ihtiyarın üslubu şöyle der; “İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölür.” Ne yaparsan yap bu değişmez. Kendini savaşlara adasan, sistemi değiştirmek için işçileri örgütlesen, elinde cetvelle adaletli bir köy inşa etsen de değişmez! Bitmeyecek olan yalnızlığımız işte budur.
Evet; insanlar doğar, büyür, yaşar ve ölür. Bu baştan bize sunulmuş bir gerçektir. Romanda ise bir kehanet... Buendia ailesinin kaderi daha romanın başında ilan edilmiştir ve her fırsatta tekrarlanır. Ama yine de sonuna geldiğimizde şaşırıp kalırız. Hatta şok geçiririz, “Böyle bir şey nasıl olur” diye. Tıpkı hiçbirimizin son ana kadar öleceğimize inanmayacak olması gibi!
Ama insanın yakın arkadaşlarından biri boş yere büyük bir devrimci olmamalı. Elbet bir uyum, bir buluşma noktası olmalı. İşte bence mesele bu. Yani sonunu bildiğimiz gerçeğe rağmen yaşamak. Yaşamanın büyük bir direniş, hatta başkaldırı olduğunu fark etmek... Hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilen, bunu kabullenmiş yaşlı biri gibi hayata bakıp bir çocuk neşesi ve heyecanı ile yaşayabilmek.
Çünkü hayat adı verilen bu hikayenin her ne kadar başı, sonu belli olsa da bu hikaye bizimdir. Deşifre ettiğimiz el yazmaları da bizim tarihimiz! Vicdanı rahatsız, huzursuz Batı buna “Sisyphus’un cezası” diyebilir, ama sen de ben de çok iyi biliyoruz ki; bu hayatın ta kendisidir ve yalnızlığı ile
güzeldir!

Elbette Yeats şiirleri!

Helikopter Yayınları Cevat Çapan çevirisi ile W. B. Yeats’in şiirlerini bastı: “Her Şey Ayartabilir Beni” Bu yılın göğsüme bastırarak taşıdığım kitabı bu oldu.



Vatan Kitap;09.07.2011

Kıymetlimiz Fatma Aliye’nin yeniden doğuşu

Üç yıl kadar önce yeni çıkan elli liralıkların üzerinde bir kadın yazarın, Fatma Aliye’nin yer alacağını duyduğumda çok sevinmiştim. Elbette o dönemde ona yönelik yersiz birçok tartışmanın ortasında şu cümleye duyduğum inancımı da hep taze tutarak: Bizim gibi ülkelerde bir kadın için yazı yazmak olup olmamak arasında gidip gelmektir! “Abartıyorsun!” diyebilirsiniz. Bense cümlemi yinelemekten yanayım...

Müge İplikci

 

Şu an yazın ve basın dünyasında yaşadıklarımız, dolayısıyla sahip olduğumuz alanların görece somutluğu ve bu alanların kadınlara sağladığı gözle görülür haklar bu cümleyi abartılı, duygusal bir ifade olarak anlamamıza yol açabilir. Gel gelelim geçmişin romantik dekoru ve bu dekorun sisler içersindeki tuali biraz kanırtıldığında vakti zamanında işin ne kadar vahim bir halde olduğunu şıp diye anlarsınız. Ortaya çıkan engebeli, sisler içersindeki bir yoldur!
Ne yazık ki anneannelerimizin anneanneleri, hatta anneannelerimiz, eğer şanslıysalar okuma yazma öğreniyor ve o çetrefil yola iyi kötü çıkabiliyorlardı! Ne yol ama! Bu yolda eğer çok çok şanslıysalar düşündüklerini yazmaya cesaret edebiliyorlardı. Çok çok çok daha şanslıysalar, kısaca kader yüzlerine gülerse yazdıklarını yayınlatabiliyorlardı! Ama gelin görün ki alınteri ve göz nuru dökerek yazdıkları bu metinlere imzalarını bile koyamıyorlardı! Erkeklerden daha az yetenekli yazarlar ya da şairler oldukları için
değil. Bu yolda yok sayıldıkları için... Size tanıtmaya çalıştığım bu kitap bunları yaşamış bir kadının öyküsü işte.
BİR ERKEĞİN KALEMİNDEN
Sel Yayınlarından çıkan “Fatma Aliye-Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu” adlı kitap dönemin en
önde gelen entelektüellerinden
biri olan Ahmed Mithat Efendi
tarafından kaleme alınmış ve 1894
yılında yayınlanmış.
Metni Osmanlıcadan ‘günümüze’ Bedia Ermat çevirmiş. Kitap, Fatma Aliye’nin doğduğu tarihten bir kadın yazar olana kadar yaşadıklarını, bu uğurda karşılaştığı zorlukları, engelleri anlatıyor. İlginç bir biyografi. Üstelik bir erkek kaleminden! Otobiyografi ve biyografilerin geçmişe tuttukları ışığın kıymeti ortada. Üstelik bu kez olabildiğince tarafsız bir metin var elimizde! Bu tarafsızlıkta Ahmed Mithat Efendi’nin metni kaleme alırken bizzat Fatma Aliye’den destek almış olmasının payı büyük. Hatta bazı yerlerde onun anılarını direkt aktarmış. Bu yüzden kitabın yarı otobiyografik bir yanının olduğunu da belirtiyor. Metnin amacı ise, “Osmanlı dünyası içinde bir kadın yazarın nasıl ortaya çıktığını anlatmak!” Bu cümle kitabın önsözünü yazan Ahmed Mithat Efendi’ye ait. “Böylece” diyor Ahmed Mithat Efendi, “Hâlâ yurdumuzda bir kadın yazarın yetişebilmesini hayal bile edemeyenlere, bunun gerçekleşmiş olduğunu göstermiş oluyoruz... Önemli olan, kibar bir aile
kızının bilimsel bilgiye ulaşmasının çok zor olduğu bir dönemde ve yerde kimseden yardım görmeden kendini yetiştirmiş olmasıdır.”
Bu zor koşullar altında kendini bir biçimde ifade etme şansını yakalayan Fatma Aliye babası ve hocası Cevdet Paşa’nın işinden ötürü birçok yeri görme şansını elde etmiş ve 13 yaşına kadar aldığı özel ‘ev’ eğitimi sayesinde entelektüel bir bakış açısı geliştirmiş ilk kadın yazarlarımızdan. Bir kadının yazmasının yanlış adreslere içi boş zarflar göndermek biçiminde değerlendirildiği bir dönemde (19 yüzyıl!) inadından ve sabrından ödün vermemiş, yazma aşkını hiçbir koşulda köreltmemiş dört kız çocuk dünyaya getirmiş azimli bir şahsiyet. Başta yazmasına engel olan kocası bile onun bu azmini görünce onu engellemekten vazgeçmiş!

İLK KİTABINDA KENDİ KENADINI KULLANMADI

Kitabın ikinci önsözü diyebileceğimiz ve onu bugüne daha berrak taşımamıza yardımcı olan satırları ise Serpil Çakır kaleme almış. Öncü, aydın, yazar ve felsefeci bir kadın olarak bizlere sunduğu Fatma Aliye’yi olur ki bugün farklı değerlendirenlerimiz vardır diye o ve söylediklerini, dönemin ana olukları arasında şekillenen haliyle yeniden anlatmış bizlere. Çok da iyi etmiş. Muhafazakârlığın kime ve neye göre yön bulacağını daha net görmemizi sağlamış.
Bu anlamda Serpil Çakır’ın yazdıkları, bugünden bakıldığında ‘muhafazakâr’ görünen Fatma Aliye’nin, dönemin koşullarını yeniden değerlendirdiğimizde, ayan beyan ‘ilerici’ bir kadın yazar olduğunu kabul etmemize yardımcı oluyor.
“Dönemin egemen ideolojisinin oluşturmaya amaçladığı İslam ve Batı sentezi ve bunun sonucu ortaya çıkan medeniyetleşme Fatma Aliye’nin kadına ve kadın haklarına dair görüşlerinde de kendini göstermiştir. Aileye öncelikli bir önem atfeder ve kadınları, annelik rolleri üzerinden modernleşmenin itici gücü olarak görür. Kadınların eğitim ihtiyacını önemle vurgular. Ailede ve toplumda sorumluluk ve özgürlük problemlerini gündeme getirir ve bu verili çerçevelerde kadınların haklarını savunur. Cinsler arasındaki eşitlik kadar cinsler arası farklılıkların korunmasını öne süren kimi yaklaşımları, 19. yüzyıl Avrupa feminist düşüncesindeki yaygın eğilimleri de yansıtır.”
İlk olarak Fransızca’dan çevrilen bir kitapla karşımıza çıkar Fatma Aliye. Kitap George Ohnet’nin “Volonte” adlı romanıdır. 1889 yılında “Meram” adıyla yayınlanır. Ancak kitapta Fatma Aliye’nin imzası yoktur. Kitap “Bir Hanım” imzasıyla çıkar! Çevirinin bir kadın tarafından yapıldığına kimse inanmaz. Bu kitabın ardından, yine kimliğini ele vermeden “Mütercime-i Meram” adıyla yazılar yazar. Kendi adını 1892’ye kadar saklar. Yani “Muhadarat”a kadar... İkinci baskısı 1908 yılında yapılan kitap Osmanlı’da bir kadının yazdığı ilk romanlardan biri olarak edebiyat tarihimize geçer. 1898’de yayınlanan “Ra’fet”, 1899’da yayınlanan ve Fransızcaya çevrilen “Udi” romanlarının yanı sıra birçok inceleme eseri basılmıştır. “Nisvan-ı İslam”, Ahmed Mithat Efendi ile birlikte yazdıkları “Hayal ve Hakikat”, “Cevdet Paşa ve Zamanı” bunlardan birkaçıdır yalnızca.
Fatma Aliye romanlar ve inceleme eserleriyle de sınırlı kalmaz. Serpil Çakır’ın belirttiğine göre 1895-1908 yılları arasında haftada iki kez yayınlanan “Hanımlara Mahsus Gazete”de başyazar olarak yazılar yazar. Bu gazetede kadın sorunları gündeme getirilmektedir. Yazar kadrosunda dönemin önemli kadın kalemşörleri de vardır: Emine Semiye, Fatma Fahrünnisa, Gülistan İsmet, Nigar Osman ve Leyla Saz...
Felsefeye duyduğu derin ilgi, “Teracim-i Ahval-i Felasife” (Felsefecilerin Biyografisi) adlı eserini 1900 yılında yazmasına yol açar. Batılı yazarları, Doğu toplumunu tanımadan, kadınları ve İslamı işlerine geldikleri gibi yazdıkları için eleştirir, onları oryantalist bulur. Yine Serpil Çakır’ın yazdıklarına baktığımızda karşımıza çıkan kadının inandıkları uğruna pes etmeyecek bir kadın olduğudur:

BİRÇOK KADINA YOL GÖSTERİCİ OLDU

“Kitaplarıyla ve özellikle Fransız gazetelerine yazdığı yazılarla, Emile Julyar gibi yazarlarla, benzer tartışmalara katkıda bulundu, onlara Doğu’dan bir kadın olarak cevap verdi, düşüncelerindeki yanlışlıkları ortaya koyma çabasına girişti.”
“Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu”, yüzyıl önceden günümüze yol gösterecek önemli ipuçları taşır. Yazarlığının ilk yıllarından itibaren özgün bir yazar olarak anılan Fatma Aliye, üretkenliğinin ve cesaretinin rehberliğinde dünya kadın yazarların biyografi seçkilerinde yer
almayı başarmış, ilerici kişiliği ile döneminin birçok kadınına örnek olmuştur, cüzdanlarımızdaki elli liralarda böyle bir kadına tanıklık ediyoruz işte!



Vatan Kitap;09.05.201

 

Kara edebiyatın son teyzesi

Okay Gönensin

 

Martha Grimes Amerikalı, baş kahramanı ise İngiliz ve Scotland Yard'ta çalışıyor. Richard Jury'nin bir de "Watson"u var, o tam İngiliz asili ve klasik züppe tanımının tarif ettiği bir kişi.
Grimes, Jury romanlarının İngiltere'de geçmesi dolayısıyla İngiliz sanılıyor ama "saf" Amerikalı bir yazar. Üslubu da, Agahta Christie ile başlayan İngiliz teyzelerinki gibi "ağdalı" değil, tam tersine, hareketi ve diyaloğu öne çıkaran Amerikan "rahatlığı"nın bir türü.
Türkçeye daha henüz gelmiş bir yazar Martha Grimes. İlk romanı "Kötülük Dolu Adam"ın yayın tarihi 1981. Bu ilk romanı okuyanlar yine de onu İngiliz "teyzelere" benzetebilir, ama Grimes dilini ve üslubunu sürekli sadeleştirmiş bir yazar.
Aslında Grimes 1981'de dünyaya getirdiği Richard Jury'den, gördüğü bütün ilgiye rağmen 1992'de sıkılmış ve Amerikan taşrasına dönerek kasaba şerifi bir kahraman daha bulmuş.
Grimes'a "son teyze" dedik ama bunun nedeni, Türkçeye gelen son "teyze" oluşu. İngiliz teyzeler daha az kan, daha ağır üsluplarıyla bilinir. Bu yüzden Amerikalı Patricia Highsmith'i de İngiliz zannedenler çoktur.
Grimes Amerikalıdır ama Patricia teyze hem Amerikalı hem de İngiliz teyzelerin çok üstüne çıkmıştır.
Martha Grimes'a dönersek; bu kitabını ve diğerlerini hem klasik kara edebiyatı hem de Amerikan tarzı "thriller"ı sevenler beğeniyle okuyabilirler, şikâyetçi olmazlar.

Kötülük Dolu Adam
Martha Grimes
Çev: Zeynep Heyzen Ateş
Kırmızı Kedi
15 YTL

***


Ruhun altı ve üstü

Bahadır Baruter kolay bir çizer değil, desenlerine öyle bir bakıp geçemiyorsunuz. Her deseninde çok ayrıntı var, her hikâyesinin birkaç yüzü var, onun için "hızlı bakış"la geçilemiyor.
Çizgilerini istediği yöne doğru esnetebilen Bahadır Baruter, bazen de aşırı ince çalışmalarıyla okuru ya da bakanı etkileyebiliyor.
"Ruhaltı" Baruter'in son kitabı, çizgiye özel ilgi duymayan, "15 yaş kuşağına yönelik" çizgilere alışmış olanlara yabancı gelebilir. Ama biraz dikkatli bakanlar, biraz üzerinde duranlar çok hikâye bulabilir, çok "ruh sıçraması"yla karşı karşıya kalabilir. Sabırla bakmak, bazen birkaç kez bakmak gerekiyor.

Ruhaltı
Bahadır Baruter
YKY
10 YTL


***

Linç mi, kolay...

Linç, kültürümüzün kalıcı sorunlarından biri olarak her gün karşımıza çıkıyor. Linç bazen siyaseten yapılıyor, bazen basit bir tartışmanın devamı olarak. Ama "linç" en iğrenç savaş yöntemi olarak hep var. Üstelik linç girişiminde bulunanların yüzüne tükürmeye davranan da olmuyor.
Tanıl bora "Türkiye'nin Linç Rejimi"nde hayatımızdan çıkamayan bu suçun yerini anlatıyor. Örnekler veriyor, bundan sonra neler olabileceğini de söylüyor.
Bundan sonra ne olabilir? Cevabı tekrarlayalım: Şu ana kadar yapılan provalar, "birilerinin" Kürtlere yönelik bir linç faaliyetini yaygınlaştırma hevesinde olduğunu gösteriyor.
Linç, faşist rejimlerin alamet-i farikalarından biriydi. Peki biz bundan neden kurtulamayız? Tanıl Bora cevapların bazılarını veriyor, bazılarını da okuyana bırakıyor.

Türkiye'nin Linç Rejimi
Tanıl Bora
Birikim Yayınları
10 YTL

***


Arapgir'i bilir misiniz?

Ben hiç gitmedim, ama bilirim, Arapgirli dostlarım olmuştur. Ama Arapgir'in bu kadar zengin bir mutfağı olduğunu herhalde Arapgirliler de bilmiyordur.
Kültürle ilgili her şeyin neredeyse sadece İstanbul'dan çıkmasına alıştığımız için bazı güzel çabaları da göremiyoruz.
Müjgan Üçer ile Suna Ertekin Akkaya, "Göldağı'nın Güldestesi Arapgir" adlı çalışmalarında yöreyi kısaca tanıttıktan sonra yemek bahsine giriyorlar. Gerçekten çok zengin bir Arapgir mutfağı ortaya çıkıyor. Arkadan Arapgir "folkloru" kapsamına girebilecek bilgilerle Arapgir'i tanımaya devam ediyoruz. Arapgir'in tarihi ya da bazı özel sözcüklerin kökenleri bu çalışmanın konusu değil, ama yemek kültürüyle ilgili herkesin seveceği bu sıcak çalışma her şehrimiz için örnek olabilecek nitelikte. Bu kitapla ilgilenenler için iki adres: mujganucer@yahoo.com - hsunaakkaya@hotmail.com



Vatan Kitap;22.02.2008

 

49
0
0
Yorum Yaz