26 03 2010

Bir sosyalist, Atatürk’ü nasıl anlatırdı acaba?

Bir sosyalist, Atatürk’ü nasıl anlatırdı acaba?

Gönül SOYOĞUL - İzmir - 04 Mart 2010 Perşembe

 

Atatürk konusunda 68’lilerin de kafası karışıktı o yıllarda, biz 78’lilerin de…

18’li yaşlarımda, sempatizanı olduğum sol görüşün teorisyeni abilere/ablalara sorduğumu hatırlıyorum…

Atatürk’ü nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce devrimci miydi? Solcu muydu? Bugünün siyasileri hakkındaki (Demirel, Ecevit mesela) “burjuvajinin savunucuları/proleterya düşmanları” gibi değerlendirmeler, Mustafa Kemal’i ne kadar bağlar? Gibi gibi onlarca soru yönelttiğimi biliyorum…

Aldığım cevaplar, mealen şöyleydi:

“Atatürk, bugünün politikacılardan kesinlikle farklıdır. Bir kere antiemperyalist oluşu, tam bağımsızlığı savunuşu ile farklıdır. Devletçilik gibi ilkeleri, sosyalizmden izler taşır. Laiklik kavramı ise muhafazakar sağdan çok uzaktır. Kadın erkek eşitliğine önem vermesi, statü farklılığını reddetmesi, politikalarının ırkçılıktan uzak oluşu, sömürgeciliği kabul etmemesi, hurafelere, şeyhlere/dervişlere karşı duruşu, onun ilerici yüzünü ortaya koyar.

Ayrıca Kurtuluş Savaşı sırasında en büyük müttefiki, SSCB olmuştur. Bu ittifak, elbette siyasi konjonktür nedeniyledir ama Batı dünyasının aksine, o dönemde sosyalizmi inşa etmeye çalışan bir ülkeyle işbirliği gerçekten önemlidir.

Diğer yanda, Mustafa Kemal solcu mudur? Hayır değildir. Çünkü onun ideolojisi sınıflar, sınıf çatışmaları üzerine kurulu değildir. Çizdiği ekonomik sisteminin özü kapitalizmdir ve işçi sınıfını esas almaz. Kaldı ki, Kurtuluş Savaşı’nda en büyük yardımı solculardan almasına rağmen, Cumhuriyeti kurduktan sonra, sola ‘solak’ bakmış; bu konudaki örgütlenmelere demokratik bir yaklaşım göstermemiş, hatta ezip geçmiştir. Mustafa Kemal, antiemperyalist kişiliği/kimliği ile takdir ettiğimiz; ancak sosyalizme karşı gösterdiği direnç nedeniyle de eleştirdiğimiz bir liderdir.” gibi gibi…


Bizim kuşak, tıpkı 68’liler gibi dağıldı.

‘12 Eylül silindiri’nden sonra sağa savrulanlar/dine sarılanlar da oldu, solda sessiz sedasız dikiş tutturanlar ya da “Bundan böyle tek ideolojim var, Kemalizm” diyenler de…

Ben, kalbi hala “sol”da atanlar arasındayım.

Bir farkla.

18’li yaşlarımda sol teorisyenlerin görmezden geldiği ya da üzerinde pek de durmayıp yalap şalap geçtiği Mustafa Kemal’i anlamaya/değerlendirmeye, eskisinden daha meraklıyım.

Can Dündar’ın “Mustafa”sından sonra, Zülfü Livaneli’nin “Veda”sına da bu anlayışla gittim işte. Hem bu merakla, hem de popüler olandan, bir gazeteci olarak uzak kalmamak anlayışıyla.

Bir not daha düşersem…

Ne tarihçiyim, ne sinema eleştirmeni.

Sinemadan keyif alan bir seyirciyim; hepsi bu.

 

“İnsan Atatürk”ü merak eden, her “Ata” kitabında “insan”ı da arayan bir yurttaş olarak,

Veda’yı; ne “ölürüm yoluna” diyenlerin gözlerini, ne de “kahrolsun” diyen zübüklerin sözlerini umursayarak izledim.

O “ölümüne arkadaşlığı” merak ederek baktım iki saat boyunca beyaz perdeye.

Duygulandım.

Sevdim.

Çapkın bakışlarına gülümsedim.

Kalabalıklar arasındaki yalnızlığına burkuldum.

Perdeden bana ulaşan karizmasına, azmine/devrimciliğine/tabu kırıcılığına/cesaretine hayran kaldım.

Filmin sonunda, kızımla birlikte gözlerimi siliyordum…

 

Savaş sahneleri, elbette bir “Er Ryan’ı Kurtarmak” değildi.

Kimi sahnelerde çocuksuluk/tat kaçıran bir acemilik, kimi sahnelerde sanki bağlanamamış gibi bir kopukluk vardı.

Ama filmin bütünü bana, Dündar’ın “Mustafa”sında duyduğum rahatsızlığı, asla hissettirmedi.

Kızım “muhteşemdi” dedi; eşim, “keşke şunlar şunlar şunlar da olsaydı” diye eksikleri sıraladı.

Ona da sordum, kendime de.

Bir kırılma noktasında tarihi değiştiren, tanklı toplu emperyalizme karşı, yalınayak başı kabak/aç bilaç/son nefesine kadar sağılmış bir halkı karşı koymaya güdüleyen, bir ulusun hayat çizgisini tersine çeviren, pek çok ülkede bağımsızlık meşaleleri yakılmasına yol açan, üstelik yıllarca yalan/yanlış/eksik/şişirme bilgilerle anlatılan, putlaştırılarak koyu bir yalnızlığa mahkum edilen bir lider; bu kadar ‘önemli/dopdolu bir hayat’, bir filme sığdırılabilir mi?

 

Murathan Mungan’ın “tam isabet” şiirinde dediği gibi;

“üç çeşit hikaye vardır

benimki, seninki ve gerçek olan

tıpkı bir Extreme şarkısında olduğu gibi

çıkamazsın hiçbirinin içinden

içindeki taşra sürdürürken kendini

nereye gitsen o öğleüzeri.”

 

“Veda” da Zülfü Livaneli’nin filmi.

Duygulu ama insanı gerçek ötesine düşürmeyen naif bir film izledim ben.

Filmdeki tarih hatalarını tarihçilere, teknik/didaktik her neyse anlatım eksikliklerini de sinema eleştirmenlerine bırakıp…

“Bir ulusun kaderini değiştirmiş bir lideri anlamaya çalışmak için gidilmeye değer” deyip vedalaşıyorum bu yazıyla… Bir gün “bir sosyalistin gözüyle Atatürk”ü izlemeyi de çok isterim diyerek…

 

http://www.egedesonsoz.com/default.asp?sayfa=kose-yazilari&kyID=1018&ky=bir-sosyalist--ataturku-nasil-anlatirdi-acaba?

 

*******************************************

 

Korkulardan korkmadan değişmek ve Ece üzerine…

Gönül SOYOĞUL - İzmir - 18 Aralık 2009 Cuma

 

 

 “Hesapsız kahkaha atmasını... Ağzında şeker yuvarlar gibi dedikodu yapmasını... Sokaktan tek kişilik bir fener alayı gibi geçmesini... Yeni yıkanmış balkonların ılık betonunda pembe topuklarını gezdirmesini... Erken yaşta rakı içmesini ve şarkıların en efkârlısını gecenin sonuna saklamasını... "Asfalyaları attığı" vakit "efelik" yapmasını... Çatlata çatlata oynamasını... Takıp takıştırıp püfür püfür salınmasını ve daha neleri neleri... İşte her nasılsa, daha en başından öğrendikleri için bütün bunları, güngörmüş adamlar bilir "İzmirli kadınlar" dendi mi, işte orada durmasını…”

 

Ece Temelkuran’ın internet alemine önce “adıyla”, sonra “kimliği belirsiz yazar” sıfatıyla girip milyonlarca bilgisayarı dolaşan “İzmirli kadınları” tarif ettiği bu yazısını, dün akşam bir kez daha okudum.

Elinde atmak üzere hazırladığı taş, yüzünde öfke, açıktaki göbeği, dip boyası gelmiş sarı saçları, gülen küpeleri ile tüm gazetelere kapak olan meçhul İzmirli kız ile Ece’nin yazdığı İzmirli kadınlar arasındaki bağı arayıp durdum.

“O yazı” ile “o fotoğraf”ta; uyum içinde olan sadece bir cümle bulabildim.

“Asfalyaları” attığı vakit, “efelik” yapmasını…

İzmirli kızımızın efelik yaptığında herkes hemfikir de, o asfalyaların neden attığı konusu, hala su kaldırır durumda. Hala tartışmalık.

O günlerde avaz avaz tartışıyorduk. Bugünse, kısık radyo gibiyiz. Siz duymasınız da o konu, hala İzmir’in gündeminde. Duymamanız, ses yok demek değil yani. Güzelliğiyle, kahkahasıyla, erkekleri muma çevirmesiyle ünlü İzmir kızları, “taş atan” görüntüyle yer değiştirdi. Bu ‘aykırı’ yeni kızı kazımak/çıkarıp atmak zihnimizden, ancak nedenini bilmekle mümkün çünkü.

 

* * *

 

İzmir’in ne çok korkan bir şehir olduğunu anlatırken Ece, ben onun yüzündeki korkuları da (ve elbet farklı duyguların izlerini) izlemiştim röportaj boyunca.

Röportajı kasetten çözerken, yazıya en çok dökülenin de ‘korku’ olduğunu fark ettim.

Ne çok, ne çok korkuyor(uz) Ece.

İç savaştan,

Türk/Kürt her neyse, insanların daha çok acı çekmesinden/daha çok acı çekmekten,

Ölümlerden/öldürmelerden,

Türkiye’nin cinnet haline geçmesinden ne çok korkuyor vicdan sahibi her insan gibi.

Ve belki de… Bu kadar ağır bir vicdana sahip olduğu için,

Yanlış anlaşılmaktan da çok korkuyor.

İçinde yer aldığı solu eleştirirken, geçmişte sol içinde olup da o günleri hiç hatırlamayıp acıklı savruluşlar yaşayanları dile getirirken, kendini Kürt siyasetine değil de Kürt halkına yakın bulduğunu söylerken, İzmir hakkında konuşurken, hep duruyor, düşünüyor, ağırdan alıyor. Kelimeleri bir çırpıda yutan hızlı konuşmasını, korktuğu konularda tane taneye çeviriyor.

 

“Mevsimlerin en merhametlisidir kış” diyen iklim yazılarını,

“Parlak, ışıklı kadınları gördükçe, o kadınların yanlarındaki ya da arkasında durdukları erkeklere ne kadar çok yatırım yaptıklarını gördükçe düşünürüm: Bu yatırımlar erkeklere değil de kadınlara yapılsaydı acaba dünya nasıl bir yer olurdu?” diye başlayan kadın yazılarını…

“En sonunda öyle oluyor ki hiçbir şey acı vermiyor insana. Yani bittikten sonra. Bir tek eşya hatırlatıyor insana olup biteni. Bir tek eşya dokunuyor insana. Bulaşık makinesinden boşalan yer, duvardan sökülen resmin izi, bir mevsim sonra ortaya çıkan bir giysi” diye anlattığı ayrılık yazılarını… Özlediğimiz Ece Temelkuran da korkuların üzerinden atlaya atlaya değişiyor gibi geldi bana.

Uzun yıllar önce bir röportajında, “Türkiye’deki her şeyin her an değiştiği düşünülürse, köşe yazarlığı yapan bir kadının da fikirlerinin değişmesi normal. Ama en çok ciddiye aldığım soru; asıl, vicdanen ne kadar değiştiğimdi” diyen Ece Temelkuran için, yazılarını satır satır okuyan, değişimlerini kendince gözleyen biri olarak diyebilirim ki:

O da değişmiş Ece. Kıvamı daha koyulaşmış, ağırlaşmış geldi bana.

 

“Darısı Türkiye’nin başına” diyerek noktalayalım mevzuyu.

http://www.egedesonsoz.com/default.asp?sayfa=kose-yazilari&kyID=643&ky=korkulardan-korkmadan-degismek-ve-ece-uzerine%85

42
0
0
Yorum Yaz